eye of a hurricane

harry potter’dan kimler geldi, kimler geçti lan. çok uğraşamayacağımı şimdiden belirtmekle beraber potter’sız geçireceğimiz ilk senenin ışığında oyuncuların potter sonrası ne bok yediklerini kısaca özetleyeceğim.

Ana Çocuklar

daniel radcliffe: how to succeed in business without really trying ile broadway’de övgüleri topladıktan sonra the woman in black’le korku janrına kaydı, yine çok iyi eleştiriler aldı ve şu anda kill your darlings isimli filmde şair allen ginsberg’i canlandırmaya hazırlanıyor. 

rupert grint: filmi en iyi yabancı film oscar’ına aday olmuş iskandinavlar kuşağından petter naess’in yönettiği into the white’da savaş karşıtı bir mesaj verecek ve bundan sonra eddie the eagle’la başarısızlığa rağmen deneyen bi adamın filmini çekecek, ki gerçek bir hikaye ve hakikaten ilgimi çekmiş durumda. trio arasından potter sonrası en boş durmayanı.

emma watson: halihazırda my week with marilyn’deki küçük rolüyle karşımıza çıktı. bu sene stephen chobsky’nin kendi kitabından uyarlayıp yönettiği (hollywood’da nadirdir!) the perks of being a wallflower’da ana karakterin aşık olduğu kızı oynayacak. bir yandan burberry’nin yüzü olmaya, bir yandan vogue, elle ve minvali dergilerin kapaklarında görünmeye de devam ediyor.

bonnie wright: küçük ginny’miz seneyi bir kısa film kompilasyonu geography of a hapless heart ile açıyor. ardından öğretmenleri tarafından aralarından dünya yok olsa kurtarılmayacak iki kişi kararlaştırmaları istenen (öyle bakmayın imdb’yi paraphrase ediyorum) yirmi öğrenciden birini oynayacağı the philosophers var. bir yandan da mezuniyeti yaklaşıyor, fakat okulu bir film okulu olduğundan fırlattığı kep değil, BAFTA Graduate 2012’de yayınlanacak bir film oluyor. onun ismi henüz belli değil, ama belli ki wright baya bir aktif.

tom felton: draco da bu sene kendini gösterenlerden. rise of the planet of the apes’i seyretmedim, ama felton’ın orada övgüler aldığını biliyorum, anladığım kadarıyla malfoy’dan çok da uzak bir rol oynamamasına rağmen hem de. kendisi aynı zamanda amerika’nın ilk kadın golf koçunun hikayesini anlatan into the rough’da ve klişe hikayeli bir korku filmi olan the apparition’da rol alacak. bunların hepsi 2012 evet. bu sene felton’a doyacağız yani.

matthew lewis: ergenliğin en fazla hayrını gören adam ödülünü almanın yanı sıra neville’imizin potter sonrası en değişik işler yapan adam ödülünü de alması işten bile değil. kendisi agatha christie’nin verdict oyunuyla turneye çıktıktan sonra dönüp bbc için 5 bölümlük (bir şey bbc için 5 bölümlük çekiliyosa süperdir) çekilecek the syndicate dizisinde oynayacak. arada bağımsız film sweet shop’da da görünecek. görünsün artık.

james / oliver phelps:  james ile oliver’ın yolları ayrılmış belli ki. ben ikiz aktörlerin iki ayrı kariyer sürdürmelerini çok komik bulan bir insan olarak james’in ward 3’teki jimmy rolüyle oliver’ın the latin quarter’daki alfred jarry rolünün kapışmasını keyifle izleyeceğim. gerçek hayatta da şakacı olan ikilinin birbirlerinin setlerine ara ara gitmelerini, filmlerin bu şekilde çekilmesini ve bu konuda bir easter egg avının başlamasını istiyorum. evet.

katie leung: cho… pek bir şey yapmıyor. amerika’da an itibariyle turnede olan bir adet tiyatrosu var, orada kendi otobiyografisiyle çin’de yaşamanın, kızıllara bürünmenin ve bunlardan kaçmayı isteyecek noktaya gelmenin ne demek olduğunu anlatan jung chang’in hayatını oynuyor. konu ilginç, kitap ilginç, karakter de ilginç. ama prodüksiyon biraz… ikinci sınıf diyeceğim ama dilim varmıyor…

evanna lynch: luna lovegood olmak için doğmuş, fazlasını da yapmıyor. bilinen hiçbir prodüksiyonu yok evanna’nın. şu an en meşguliyet veren işi muhtemelen internette dolaşan çıplak luna resimlerinin ona ait olmadığını insanlara anlatmak. çok benzeyen bir pornocu muymuş neymiş…

Ana Büyükler

michael gambon: Atarlı Dumbledore’umuz geçtiğimiz sene Potter sonrası casus filmi Page Eight’te oynamıştı zaten. Bu sene ronald harwood’un oyunundan uyarlanmış quartet’te ve ira dönemini anlatan crossmaglen’de boy gösterecek. göstersin, yeridir.

maggie smith: aktrislik konusunda britanya’nın üç büyüklerinden biri olan dame maggie smith quartet’te gambon’la tekrar birleşiyor. aynı zamanda şu an halihazırda epik hit downton abbey’de rol almakta olan madam the best exotic marigold hotel ile bize epik bir kadronun yanında tekrar selam edecek. 

alan rickman: after all this time? always. alan rickman’a bayılanlar kulübünün onurlu üyeleri bu sene coen’lerin senaryosunu yazdığı yeniden yapım film gambit’i ilgiyle bekliyorlar kuşkusuz (filmde colin firth’in başrol oynadığını belirtelim). onun dışında alan rickman bir de kısa animasyon seslendirdi.

gary oldman: harry potter filmleri bittikten sonra yapabileceğiniz en iyi şey -bunu başarabilmek için yüksek doz gary oldman’lık gerekir- oscar’a aday olmaktır. tinker, tailor, soldier, spy ile oldman bunu yaptı. bunun dışında geçen sene guns, girls and gambling’deydi, bu sene the wettest county’de olacak ve tabii ki, bize oynadığı tek efsane serinin harry potter olmadığını the dark knight rises ile kanıtlayacak.

david thewlis: potter’dan sonra ödül sezonuna geçiş yapanlardan biri de bizim lupin’di. war horse’da rol aldıktan sonra aynı senede steven spielberg, luc besson ve roland emmerich’le (the lady ve anonymous) çalışarak muhtemelen balataları yakıp emekliye ayrıldı. son kısmı bilmiyorum ama bu kadar alakasız üç yönetmen olur mu lan!

ralph fiennes: oyy… yazarken yorulacağım ulan! şimdi, page eight’te gambon’la birlikteydi, coriolanus’la shakespeare yönetip, yapımcılığını yapıp bir de üzerine oynayabileceğini kanıtlamaya girişti, bu sene wrath of the titans’la blockbuster sularına dönüş yapacak, great expectations’la ondan akıllı roller bekleyenleri tatmin edecek ve muhtemelen seneyi bir JAMES BOND FİLMİNDE OYNAYARAK KAPATACAK. hoh. tamam, geçebiliriz.

helena bonham carter: hazır mısınız? kendisi (inanamayacaksınız!) bir TIM BURTON FİLMİNDE OYNAYACAK. evet. dark shadows’un dışında bir de fiennes’le tekrar bir araya geleceği great expectations var. bunun dışında kıyıda bir de les mis gözüküyor ki çok heyecanlıyım gerçekten lan!

Gelip Geçenler ve Yan Karakterler

kısa ve karışık tutacağım o yüzden hazırlıklı olun. dördüncü filmde moody’yi oynayan brendan gleeson o zamandan beri in bruges dahil birçok filmde oynadı, en son da bu sene oscar sezonunda adı geçen albert nobbs’un kadrosundaydı. kafası karışık bakanımız cornelius fudge’ı oynayan robert hardy biraz işlerden elini eteğini çekti, 2009’daki margaret’tan beri bir filmi yok. sevecen annemiz molly weasley julie walters en son ingiltere’nin ünlü serisi the jury’nin ikinci sezonunda oynadı, seneye de pixar’ın iskoç festivali brave’de seslendirme yapacak. kocasını oynayan mark williams ise bu sene televizyona ağırlık verdi ve being human, hustle ve doctor who’da baş göstererek dizi manyaklarını mest edecek. doctor who’da gözükecek bir diğer potter gazisi david bradley finch rolünün ardından ilk olarak game of thrones’da aksi köprü lordu frey’i oynadı, bunun dışında başka bir tv dizisi waking the dead’de ve captain america filminde rolleri vardı. ikinci filmde gilderoy lockhart’ı oynayan epik adam kenneth branagh potter’dan sonra valkyrie ve thor’u yönetti, en son kariyeri kendisiyle çok benzeşen laurence olivier’i oynadığı my week with marilyn ile oscar adaylığı aldı. tonks’u canlandıran natalia tena game of thrones’da vahşi osha’yı dört bölüm canlandırdıktan sonra you instead ve bel ami filmlerinde yan roller aldı. bel ami filminde oynayan bir diğer isim ise… robert pattinson. kariyeri cedric diggory’yi canlandırarak başladı ama diggory’nin ölümü onu durdurmadı, gitti twilight’ın edward’ı oldu, arada dali’ye kadar kariyerini dallandırabilecek rolleri denese de güneşte disko topu gibi parladığı gerçeğini kimseye unutturamadı. dördüncü filmde barty crouch, jr’ı oynayan david tennant gitti onuncu doktor oldu, ardından hamlet performansıyla RSC turnesine çıktı, halihazırda vizyona girecek bir filmi ve pilotunda oynadığı bir tv dizisi var. kılkuyruk timothy spall karakter oyunculuğunu konuşturmaya devam etti ve biri post-prodüksiyonda olan iki 2012 filminde yine ilginç ve sadece onun oynayabileceği karakterleri canlandırmaya devam edecek. kötü kalpli lucius malfoy’un iyi kalpli aktörü jason isaacs abduction ile sağlam kadro, zayıf senaryo formülünden gideceğe benzeyen bir gerilim filminde rol alacak. kötü kalpli karısı narcissa’yı oynayan helen mccrory ise hugo’da gözüktü, sene sonunda ise son bond filmi skyfall’da fiennes’e katılacak. son filmlerde rufus scrimgeour’u oynayan büyük usta bill nighy potter’lardan beri rango’da seslendirme ve wrath of the titans’da demir ustası hephaestus’u oynamanın yanında maggie smith’in de oynadığı the best exotic marigold hotel’in de içinde olduğu üç filmde rol aldı. vernon dursley’nin muhteşem aktörü richard griffiths büyük filmlere alışmış olacak ki potter’dan sonra soluğu karayip korsanları ve hugo’da aldı, iki filmdeki performansı da büyük övgü alıyor. hakeza petunia’mız fiona shaw da benzer bir şekilde geçtiğimiz senenin en karmaşık tepkiler alan filmi tree of life’daydı, bununla birlikte potter’dan beri dört film çekti, seneye true blood’da izleyeceğimiz gerçeğiyle birlikte bu baya ilgi çekici. horace slughorn’u oynayan jim broadbent kariyerine kaldığı yerden devam etti ve the iron lady, bill nighy ile seslendirmesini yaptığı arthur christmas ve üç bölümlük exile macerasıyla ne kadar muazzam bir aktör olduğunu bize tekrar hatırlattı. harika kadın emma thompson potter’larda trelawney’yi oynadıktan sonra bu sene vizyona üstte bahsi geçen brave ve men in black serisinin üçüncü ayağı mib III ile kendisini sunacak. son filmlerde aberforth’u oynayan, şahsi olarak en favori aktörlerimden biri olan ciaran hinds sadece 2011’de potter filmlerinden sonra beş film çekti ki bunlardan biri tinker, tailor, soldier, spy. bu sene daniel radcliffe ile the woman in black’te tekrar kavuştu ve ghost rider’da şeytan rolünü peter fonda’dan devraldıktan sonra sene sonuna doğru all-star kadrolu john carter’da karşımıza çıkacak.

evet. bu yazı da sadece bir merak, hobi ve wikipedia’da geçirilen boşa saatlere duyulan bir saygı ürünüdür. teşekkürler.


hrant için, adalet için

hrant için, adalet için çırpındık yıllarca. beş yıl oldu. beş yıl oldu hrant dink öldürüleli. beş yıldır her 19 ocak’ta kendimce bir şeyler yapmaya çalıştım. saçma sapan şeylerdi çoğunlukla. bazen buraya bir yazı yazdım, bazen facebook’a bir resim koydum, bazen de sadece, 19 ocak sabahı kalkıp bir sigara yaktım, o röpörtajı seyrettim. su çatlağını buldu dediler hrant’a. hrant oturup ağladı. sen erbaş olamazsın dediler hrant’a. hrant oturup ağladı. tehdit ettiler, öldüreceğiz seni dediler, kapısında gösteri yaptılar, hrant oturup ağladı. öldürdüler hrant’ı. ayakkabısının dibinde bir delikle, üzerinde bilmem kaç gününün gazetesiyle bıraktılar osmanbey’de bir sokağa.

böyle işte. ben tanımazdım hrant dink’i ölmeden önce. ismini, yazılarını bilmezdim. on altı yaşındaydım. öldü hrant. ben onu tanıyamadan, gidip onun sesini duyamadan öldü. ben okudum sonra. yazılarını okudum, röpörtajlarını okudum, onu okudum aslında. saç telinden ayak parmağına kadar. bir kitaptı hrant. iki milletin damarlarındaki zehirli kanıyla yazdığı romana karşı duran bir kitaptı. kapağını kendi çizmiş, kelimelerini kendi yazmıştı. onun kelimeleri kadar anlamlı değildi bu mesele üzerinde konuşulmuş hiçbir şey. “soykırım” kelimesi bile ayrıydı onun dilinde. yalnız doğdu. ama eğer ki benim elimden herhangi bir şey geliyorsa bu konuda, yalnız ölmemiş olacak. yalnız yazdı kitabını, ama o öldükten sonra, benim elimden herhangi bir şey geliyorsa bu konuda, ondan sonraki kitap yalnız yazılmayacak.

bir şeyler anlattı hrant. bir kitaptı. ben okudum o kitabı. şimdi yazıyorum. hep beraber, bu dünyanın temiz kanlı tüm blogcuları, köşe yazarları, twitter’cıları, yani hrant’ın genç ve yaşlı tüm arkadaşları beraber yazıyoruz. hrant için. adalet için yazıyoruz. önümüze servis edilen içi kara çizgilerle kaplı romanlara inat yazıyoruz. üzerimize çekilen kara çizgiler için yazıyoruz. metin göktepe için, uğur mumcu için, abdi ipekçi için, metin lokumcu için yazıyoruz. devlet denilen biber nefesli, tek dişi cop kalmış canavara inat yazıyoruz. yazmamız gerekiyor. çünkü gün gelip, bizim hiçbir şey yazmadığımız bir dünya doğarsa hrant’ın ölümünden, emin olun, hrant oturur ağlar ağlayabildiği yerlerde…

hrant için o halde. adalet için. bu ülkede artık olmayan her şey için.



bundan sonra böyle. her gece bir şarkı. benim neyim eksik ulan güzel şarkılı bloglardan? burası da dünya üzerindeki bir cennet olabilir işte. ne gediği var söyleyin bana?

(Source: youtube.com)



ben ne yapıyorum?

dur bi tozları falan üfleyeyim ilk önce. neler olmuş burada serhat ya? tumblr serpilmiş. bayağı boşladık tabi burayı. ne yaptığımı da anlatayım da bu yaz, bir şeyleri toparlamış olalım.

oyun oynadım. grand theft auto san andreas, assassin’s creed: brotherhood, infamous, batman: arkham asylum, spore oyunlarını bitirdim. diablo II, sims medieval gibi diğer oyunlara sardırdım, bir yerlerindeyim. eski oynadığım oyunlar kategorisinden uncharted 2 ve oblivion’a döndüm. keyif aldım. daha da alıcam. wow hesabımı da açtırmayı düşünüyorum ki üzerine kirazı olsun.

kitap da okudum. yaz başından beri yardır yardır kitap bitirdim. rus edebiyatından ilk aşk (turgenyev), kumarbaz (dostoyevski) geldi bir ilk. sonra eksik kalmasın diye tuna kiremitçi’nin git kendini çok sevdirmeden kitabını okudum. kimse kendini çok sevdirmeden gitmeyince üzüldüm. elif şafak’ın aşk’ına da yeltendim, pek yakınlaşamadım. sonra frank herbert’in dune’unu okudum. hastası oldum. o kadar hastası oldum ki mini dizisine başladım, “bu ne lan paul’u ergen yapmışlar” diyip kapattım, kendimi elitist olarak kadar dune’un hastası yaptım. akabinde homeric’in muhteşem moğol kurdu tadı biberi oldu. en son da ankaradan istanbula trenle gelirken arkasında gülün adından beri en ünlü italyan romanı gibi bir ibareyle gelen yüreğinin götürdüğü yere git’ini okudum susanna tamaro’nun. güzeldi ama, şimdi burada beni konuşturtmayın, calvino diye bir adam var.

film seyretmedim mi, film de seyrettim. o kadar film seyrettim ki ipin ucu kaçmış olabilir. ama sanırım en çok moon’u sevdim. forgetting sarah marshall, paths of glory, platoon, three days of condor, fatal attraction, behind enemy lines, redacted, before the rain, independence day, i love you man gibi onlarca film seyrettim ki zaten içim dışım ötem berim film oldu. moon ayrıydı ama.

diziyse de kralına sardırdım. six feet under nostaljisi yaptım, ara ara da hep friends seyrettim, bir entourage sevdim bitti, game of thrones’un hastası oldum aldı başını gitti. big love’ın ilk bölümünü seyrettim, sevdim ama devamı gelmedi. sevdiceğimle true blood’a yardırdık, o sevdi, ben onun kadar sevemesem de devam etme kararı aldık. kısmetse şimdi being human’a falan başlamayı düşünüyoruz mutluyuz.

müzik? kışı sıcak geçirmiştik, yazı da ısındırdık. david guetta, brian eno, woodkid, kasabian yardırdı. yazın ilk gününde interpol harikaydı, one love’da cake’le gülüp editors’la eğlendik. suede’e ise kalamadık yol yorgunuyduk, diğerleriyle ise neredeyse hiç alakamız olmadığından bira içip hipster yargıladık. o arada babylon’un muhteşem midnight express projesine imrendik, yaz da öyle son buldu.

kışın çetelesini de tutarız ayrıca, ama bence arayı bu kadar açmayalım. yok mu bi kalp geri dönüşümün şerefine? ha?


inanın böyle yeni film fragmanı seyredip tespitlerimle burayı boyamak istemezdim fakat inanın brave captain america’nın yanında hiçbir şey kalıyor eğer söz konusu beklentiyse. şimdi şöyle bir güzellik var, pixar’ı her insan evladı kadar sevmekle zaten yükümlüyüm. incredibles ve ratatouille’un hikaye süpervizörlüğünü yapan mark andrews’ın da bu filmde yönetmen olması bu bakımdan zaten kendi başına muhteşem. fakat şu da bir gerçek ki, benim içimde çılgın atan bir highlands hayranlığı var. durduramıyorum. müzikleri güzel ulan adamların. adamların frightened rabbit’i, glasvegas’ı, we were promised jetpacks’i, cocteau twins’i, arab strap’i, franz ferdinand’ı, shirley manson’u var. komedyenleri güzel adamların, billy connolly’leri, craig ferguson’ları var. oyuncuları muhteşem. ewan mcgregor’ları, gerard butler’ları, kevin mckidd’leri, robbie coltrane’leri, david tennant’ları, james mcavoy’ları, ulan sean connery’leri var. ve bu film orada geçiyo. iskoçya mitlerinde. kadro epik. trainspotting’in bilge ergeni kelly macdonald, epik adam billy connolly, molly weasley annemiz muazzam kadın julie walters, şekil değiştiren kadın emma thompson, şahsi idolüm craig ferguson, en sevdiğim aktörler listesinde ilk üçte olan kevin mckidd ve hagrid’imiz muhteşem robbie coltrane var. ben bu filmi beklerim ulan. yılmadan usanmadan beklerim. ne güzel şeysin sen öyle brave!



aynı aktörlerin aynı evrenlerde farklı süper kahramanları oynamasına, üstelik bu adamın chris “ben süper havalıyım” evans olmasına karşıyım, amerikan goygoyu ise halihazırda kıl bir olgu; fakat… filmi sevmedim desem yalan olur. buyur nolan, ettiğini gör. artık her ay başında yeni bir süper kahraman filmi çıkıcak. kim kaldı? wonder woman?

(Source: traileraddict.com)



ben şu kısa hayatımda şuna kanaat getirdim; gelmiş geçmiş en iyi sezon finali müziği sia’nın breathe me’sini kullanan six feet under son sezon finalidir, evet, ama onun arkasından yakınca takip edenler de vardır. ted mutlu mesut eve dönüp elinde yüzük yağmurun altında oturan marshall’ı bulduğunda çalan this modern love, yani how i met your mother’ın unutulmaz birinci sezon finali; joey kendisinin yapmamak için tüm iradesini kullanması gerektiği şeyi ross’un yaptığını görüp rachel’ın odasına giderken çalan interpol - untitled, yani friends’in dokuzuncu sezon finali ve seth küçük yelkenlisine binip denize açılırken çalan o mahur beste, jeff buckley - hallelujah, yani the o.c. birinci sezon finali. on dakika düşünüp verdiğim karar budur, katkınız için şimdiden teşekkürler.


şimdi şöyle

küçük bir futbol blogu, naçizane. ilgilenen olursa diye. ne de güzel olur ilgilenen varsa hele.


iyi dostların olur şu hayatta. iyi dostlar kaybedersin. güzel kadınları tutarsın ellerinde, sonra da gidişlerini seyredersin. milyonlar girer, milyarlar çıkar hayatında. kalanla bir şeyler yapmaya çalışırsın. devamlı yenisi gelir gidenin, bazen zaman alır, bazen de çaba. hep gelir ama. sen oradasın diye gelir bazen her şey. sen insanların yanlışlarını görürsün bazen, bazen de insanlar senin yanlışlarına katlanamaz hale gelir. tutamazsın dostlarının elinden. tutmamak için bir milyon sebep sayarsın. kadınlar bırakır seni öylece ortada. sevmezler, sevmek için sebep bulamazlar kafalarında. öpmezler seni boynundan. onlar uzak durdukça kendini uzak durulası bir şey sanırsın. binbir türlü şey geçer kafandan yani. binbir türlü dahasını geçirmeye dahi korkarsın. elinde güzel şeyler vardır, ürkersin düşecekler diye. düşmeseler bile titreyen elinin arasından kayıp giderler zaten.

olsun. bırak gitsinler. bırak gelsin başkası, gelecek kaybolsun, ana sok kafanı. ne olacak anasını satayım sen ileriyi düşününce? durdurabilecek misin? başka bir gelecek çizebilecek misin kendine rastgelelikle geldiğinden? sanki ana boyun eğerek yaşamıyorsun hayatı. tut kafanı önünde. bırak an gelip geçsin üzerinden. her şey iyi olacak. önce daha kötü, sonra tekrar daha iyi. sen anı yaşadıkça her şey mümkün. sen yaşadıkça her şey mümkün. yaşamaya bak. her şey hallolacak. söz veriyorum.


şu hayatın ikiye ayırdığı insanlar var. biz ve siz. tüm diğerleri. biz, mutlu olmak için hayal kurmaması gerekenler, ve siz, hayalleri cezalandırılmayanlar. bizim şarkılarımız, filmlerimiz, size gıpta ederek kaldırdığımız içkilerimiz var; sizin ise danslarınız, öpüşmeleriniz ve dibini göremeden geceye baktığınız vücut sıvılarınız. biz sizden daha güçlüyüz. daha güzeliz, daha yıkığız biraz da, daha tehlikeliyiz. vursanız ölürüz ama öldük mü de geri gelmeyi biliriz, geliriz.

bir şeyi nasıl hayal edersin ki zaten? kafanda kurduğun gibi gider elbette hayatta bazı şeyler; bizim kafamızda canlandırdıklarımızı gerçek hayatta yaşamamızın mümkün olmadığını söylemiyorum, ama nasıl hayal edersin ki bir şeyi, bir duyguyu? bir şey nasıl kafandaki gibi olabilir? unutmaz mısın kafandakini o senin derinden çıkıp parmaklarına gelinceye kadar?

biz daha acayibiz. müziği biz yarattık, dinleyen de biziz. bizim müziklerimize dans ediyorsunuz şu an siz. bizim yazılarımızı okuyor, bizim filmlerimizle dağılıyorsunuz. rica ederiz.


115
To Tumblr, Love PixelUnion